
“Merhametten maraz doğar” derler. Bu büyük oranda yanlış bir sözdür. Bizim medeniyetimiz bir merhamet, bağışlama, af medeniyetidir. Allah kitabında sürekli “aff”dan bahseder ve affedenleri sevdiğini söyler. Ancak yerinde kullanılmayan merhametin, ölçüsüz ve sınırsız affın da maraz doğurduğu bir gerçektir. İnsanlar kendi haklarına tekabül eden suçlarda, cürümlerde aff ile muamele edebilirler ve muhataba merhametli davranabilirler. Bu o kişinin bileceği bir şeydir. Ancak amme hukukuna, millet hakkına tecavüz vaki, toplumun geleceğine tasallut edilmişse ve bu bir alışkanlık haline getirilmişse, üstelik bu taciz ve tecavüzler üst perdeden, tehditkâr ve ukalaca yapılıyorsa, bunun hakkı ancak kötektir. Bu tür kimselere merhametten maraz çıkar. Bu cinsten insanlara aff ve mülayemetle muamele aynı hareketlerin devamına davetiye demektir. Böylesi durumlarda sergilenen ılımlı ve affedici tavır ve tutumlar iç barışa, huzura hizmet etmeyeceği gibi, benzer niyeti taşıyanlara karşı korkaklık, çekiniklik ve cesaretsizlik olarak anlaşılır. Kan dökmeyi, tehdidi ve şiddeti, baskıyı alışkanlık haline getirmiş kimselere karşı adaleti sonuna kadar tesis etmek ve en küçük bir yumuşama, merhamet alameti sergilememek, benzer muamelelere yeniden maruz kalmamanın gereğidir. Aksi takdirde sizin merhamet ettiğiniz, canını yakmaktan çekindiğiniz kesimler ilk fırsatta milletin, toplumun canını, bu defa intikamla, hırsla ve daha şiddetle yakarlar.
Yıllarca bu ülkede hata yapanlardan, milleti darbeleyenlerden, sisteme kafasına göre el koyup balans ayarı yapanlardan, anayasalara kendilerini korumak için zırhlar koyanlardan hesap sorulmadığı için milletin başından balyozlar, darbeler eksik olmadı. Gelen vurdu, giden vurdu. İlk defa milleti darbeleyenlerden hesap sorulmaya başlandı. Darbeciler, muhtıracılar, komplocular sigaya çekilir oldu. Ama bazıları “merhamet”, “af”, “insaf” efektleri geçmeye başladılar. Bunlar iki kısma ayrılabilir:
Malumunuz bu karanlık koridorun ilk erlerinden sanılan ama son olayların göstermesiyle son erlerinden olduğu ortaya çıkan zatın bazı maceraları oldu. Aldıkları kurumsal eğitimden dolayı millete tepeden bakan, 75 milyonu el işaretiyle, ses tonuyla korkutacağını zanneden bu adam bir defasında 7 ayrı laboratuarda ispat edilen bir belgeye “kağıt parçası” diyerek, bütün kurumlarla ve 75 milyonla dalga geçmişti. “Sizin topunuz buna belge deseniz de, ben kâğıt parçası diyorsam, bu öyledir” demeye getiriyordu. Yine bir defasında eline bir havan alıp millete karşı tutarak, Tv’lere yönelterek “korkmayın! bu borudur, boş bir borudur!” demiş ve 75 milyon önünde havan topunun masum bir boru olduğunu iddia etmişti. Bununla kazılardan çıkan havanları aklamaya çalışıyordu. Yani yargının karşısına kendi yüksek(!) itibarını ve kredisini ortaya koyuyordu.
Bu son erin en sembolik çıkışı Karadeniz’de, Trabzon’da bir geminin üstünden verdiği mesajdı. Malumunuz şapka inkılâbından sonra Karadenizliler şapka giymeye ve yeni harfleri kabule yanaşmamışlardı. Rivayet odur ki, zamanın Paşası Esed’in Lazkiye’de geçen yıl kendi halkını bombalamasına benzer şekilde savaş gemileriyle Trabzon’u topa tutmuştu. İnatçılığıyla bilinen Karadenizliler: “vurma paşam vurma! Şapkada giyecuuz, harfleri tersinden de okuyacuuzz!” diyerek zamanın paşalarına teslim olmak ve kendilerine dikte edilen şeyleri uygulamak, üstün (!) iradeye boyun eğmek durumunda kalmışlardı.
İşte son er paşanın Trabzon’da bir savaş gemisinin üstüne çıkmasının, yanına Menemen testileri gibi kuvvet komutanlarını dizmesinin, el kol hareketiyle ve ses tonuyla milleti tehdit etmesinin, “herkes duracağı yeri bilecek!” demesinin böylesine sembolik bir anlamı vardı. Bütün dekor, figüranlar; ama özellikle savaş gemisinin üstüne çıkılacak şehir taammüden seçilmişti. Son er paşa, ilk paşanın yaptığına özenmiş ve milleti, toplumu benzer bir yöntemle ve benzer tehditlerle hizaya getirmeyi, yola sokmayı ve korkutmayı tercih etmişti. Ama ne ülke aynı ülkeydi, ne halk. Ne de paşa aynı paşa!
Şimdi hukuk karşısında bir belgeye kendinden menkul “kağıt parçası” diyen, savaş gemisinin üstüne çıkıp kaba ve sevimsiz şekilde milleti tehdit eden bu adama sırf “paşa” diye, yıldızı bol diye merhamet mi edilmeli? Halkın onurunu, itibarını ayaklar altına alan, Tv’ler önünde millete hakaret eden bu adamın onuru korunmalı mı?
Milletin 5.000 evladını birbirine kırdıran, suçlu suçsuz ayrımı yapmadan 1 milyon insanı kodese tıkan, “bir oradan, bir buradan” diyerek gençleri astıran ve adalet uyguladığını iddia eden bir zorbaya yaşı 95 diye merhamet mi edeceğiz?
Peki bunların yaptıklarının hesabını kimden soracağız? Bunlardan sonra bu tür zorbaların, balyozcuların darbecilerin çıkmamasını nasıl temin edeceğiz?
Kenan Evren’in gençleri asarken “asmayalım da besleyelim mi?” demişti. Tamam, Evren dönemi geçti; asmayalım ama. Bu kadar insanın hukukuna tecavüz etmiş, milletin anasını ağlatmış, kanun kural, hak-hukuk, sınır tanımamış bu adamları içeriye tıkmayıp da, salmalı mı? Yaptıkları yanına kar mı kalmalı. Adalet tahakkuk etmemeli mi?
Merhamet güzel ve yüce bir duygu ama herkes onu hakedemez.
www.yusufgezgin.com ‘dan alınmıştır.